26 Ekim 2012 Cuma
neden'im
siyahın içinde beyazın olması çok doğaldı bence. gerçekten de öylemidir bu formül bilmiyorum. ama beyazın içinde siyah olmasıydı enteresan. siyah öyle bir şeydi ki neye bulaşsa karartıyordu tüm renkleri. en koyuyu bile daha koyu yapıyordu.
ben beyazlarımın içindeki siyahla örtündüm kararttım.
ama sen zaten siyahtın.
beyaz yoktu.
beyazlarımız kirlenmişti.
ben bu yüzdendim.
black in white
Ve bu yuzden beyazdim
Bana bulastirdiginiz siyahlari
herkes gorsun diye..
23 Ekim 2012 Salı
21 Mayıs 2012 Pazartesi
Yalnızlık..
Köküne kadar yalnızlık bu.
Okyanustaki bir tek balık
Oysa hayat öylesine kalabalık
Bazen iyiyken..
Geberip gitmeyi çok istemek...
Hiç birşeyi bu kadar istememeyi isterdim.
Neden beni kovalıyor ki
Bendeki diğeri
Onda da bir diğeri mi var
Bizim “diğer”lerimiz tanışmış olabilirler mi?
Ama herşey çok kalabalık
Ben minicik kaldım içlerinde
Kendimi kaybettim
Elimden tutsaydı sendeki diğeri
Senin diğerinde kötü mü
Yoksa iyi mi?
Fahişe mi aldatmacaların altında
Bacak arasını açan
Küstah mı yoksa o herşeyi çok bilenler gibi
Ben haksız olmaya mı mecburum
Yazmaya ve okunmamaya mı tutsak
Memelerinden kan fışkıran bir anne mi?
Bende ki diğeri.
Sen arkanı dönüp giderken
Aslında yanımda gibiyken
Son bir kez arkana dönüp bakmayı istermiydin
Son kez..
Hayatın içindeki milyarlarca saniyeden
sadece bir saniye diledim
Bir küçük ölümlü saniye
Birazdan unutulacak, gömülecek, solacak saniye
Ama ben zamansız kaldım..
Hep mi kötüydüm.
Kötümüyüm?
Kötüysem ölmeyi hakedebilirim bence.
İyiysem peki?
Neye göreysem iyi
Görece mi akıp giden zamanın saniyesi
Akmıyor mu zaman.
Sen ben biz değilken mi akmıyor zaman?
Sen bir başkasıyla mı bizsin.
Seni gerçekten sevemeyecek bir başkası.
Benim kadar sevemeyecek
Benim kadar zamansız olamayacak bir başkası.
Neyse...
Köküne kadar yalnızlık bu.
Okyanustaki bir tek balık
Oysa hayat öylesine kalabalık
Bazen iyiyken..
Geberip gitmeyi çok istemek...
Hiç birşeyi bu kadar istememeyi isterdim.
Neden beni kovalıyor ki
Bendeki diğeri
Onda da bir diğeri mi var
Bizim “diğer”lerimiz tanışmış olabilirler mi?
Ama herşey çok kalabalık
Ben minicik kaldım içlerinde
Kendimi kaybettim
Elimden tutsaydı sendeki diğeri
Senin diğerinde kötü mü
Yoksa iyi mi?
Fahişe mi aldatmacaların altında
Bacak arasını açan
Küstah mı yoksa o herşeyi çok bilenler gibi
Ben haksız olmaya mı mecburum
Yazmaya ve okunmamaya mı tutsak
Memelerinden kan fışkıran bir anne mi?
Bende ki diğeri.
Sen arkanı dönüp giderken
Aslında yanımda gibiyken
Son bir kez arkana dönüp bakmayı istermiydin
Son kez..
Hayatın içindeki milyarlarca saniyeden
sadece bir saniye diledim
Bir küçük ölümlü saniye
Birazdan unutulacak, gömülecek, solacak saniye
Ama ben zamansız kaldım..
Hep mi kötüydüm.
Kötümüyüm?
Kötüysem ölmeyi hakedebilirim bence.
İyiysem peki?
Neye göreysem iyi
Görece mi akıp giden zamanın saniyesi
Akmıyor mu zaman.
Sen ben biz değilken mi akmıyor zaman?
Sen bir başkasıyla mı bizsin.
Seni gerçekten sevemeyecek bir başkası.
Benim kadar sevemeyecek
Benim kadar zamansız olamayacak bir başkası.
Neyse...
22 Nisan 2012 Pazar
ölümsemek

duymamak ile başladı herşey
sonra duyumsamamak..
nasıl başladı ve nasıl bitti bilmiyorum
aslında bitti mi onu da bilmiyorum.
hastalıklı bir öksürük gibiydi
duymadınız diye bitti mi sandınız
gizli öksürmeleri mi?
nasıl yerleşti içime
zihnime, derinime
nasıl da acıtmadan girdi anlamadım
acıttığını ben mi farketmedim ki?
o kadar mı duyumsamamıştım.
kendi çığlığımı duymamıştım?
insan kendi çığlığını duymaz mı?
insan kendini unutur mu
unuttuğunu bile unutur mu?
insan bilir mi kendini?
bilmezden mi gelir...
hikayelerce birikiyor soruduğum sorular.
zihnimden sızıyor dudak kenarlarıma
ben mi konuşuyorum anlamadan dinliyorum kendimi
benim sesim mi?
kitaplarca, raflarca, kütüphanelerce birikiyor
eskiyip, kullanılmayıp unutuluyor.
okunmadan tozlanıyor
çöp kutusunun geridönüşümünde bile
yazık ki
geri dönüşemiyor.
sorular dönüşemiyor cevaplara..
suskunluk içimi karartıyor.
susuyorum.
susmak ile başlıyor sonra herşey,
susup biriktirmek
beynimden pis kokular geliyor
ağır bir ceset kokusu gibi
öldürüp öldürüp biriktirdiğim
"ben"ler üst üste yığılıyor
kimin için yaşıyorum?
yaşıyor muyım?
e peki bu ölenler kim
ben kimim
kaç taneyim?
neden öldürerek bitiremiyorum kendimi
ölenler ben miyim
ölememişmiyim
korkakmıyım aslında
çaresiz bir ucubemiyim?
kendi cenazeme mi ağlıyorum hayallerimde
arkamdan bıraktığım hiçlik duygusuna mı?
bazen ağlamak istiyorum
hem de çok ağlamak
şöyle haykıra haykıra
neden istediğimi bilmiyorum.
bilmemek kahrediyor..
içime uzanıyorum
içimdeki saatli bombanın pimini
tık diye çekiyor bir el
o el benim ellerim değil ama
senin ellerin görmesem de biliyorum
patlat hadi diyor
öl
görmeden ellerimi
dokunmadan
ağlamadan
susmadan öl
öl ama duymadan öl.
anlamadan.
ama en çok öl diyor.
ölebildiğince öl
ne kadar acı ne kadar kötü olursa olsun
cehennemdeki gibi
doğ ve tekrar öl.
defalarca
peki suçum ne diye soruyorum
duymamıştın diyor
susmuştun da..
ve hiç konuşmamıştın
ölüler konuşmaz ki diyorum.
haklısın diyor bana kendim
koluma giriyorum.
ölüme doğru yürüyorum
susarak..
ölümseyerek..
4 Ekim 2011 Salı
1 Ekim 2011 Cumartesi
en çok seni bilmiyorum, biliyorum..

Yazamıyor olmak değildi mesele. Gereksiz ayrıntılara takılmak gibiydi daha çok.
Takılınca yıpranmak gibi.
Hiçbir şeye yıllarca takılıp yıpranmadınız mı?
Ya da saniyeler yetmedi mi?
Yolda yürürken dikenli bir tele, bir gül ağacına bluzun takılıp sevimsiz bir delik açılması gibi.
Olmaması gereken zamanda ve yerde yıpranmadınız mı?
Ummadığınız şekilde?
Herşey herzaman yolundamıydı sizde?
Söyleyin, herşey mi tıkırındaydı, hep mi uyumluydu?
Ben…
Tüm uyumun içindeki o huzursuz uyumsuzluk.
Oysa gülebiliyorduk eskiden, şehir efsaneleri anlatarak, düşünüyorduk düşünmeye kafa yormadan.
Şimdi bir gözyaşı ve bir avuç toprak kalmış- hey gidi Yaratan..
Farkındamısın sanki ben de alışıyorum tüm bunlara.
Acılardan bahsetmeye, gülmeyi mükafat saymaya..
Tüm bunlar yeterince öldürmemiş gibi;
Hacivatı olmayan Karagözler var, sıkıcı monologlar bunlar. Onlar anlattıkça sadece dinliyorum, oyunu kuralına göre oynamak isterim ama tam olarak da bilmiyorum.
Karman çorman olmuş çekmecemde aradığım şeyleri bir türlü bulamamak gibi geçiyor hayat,
Boşa geçen saatler..
İçi görünüyor hayatımın öylesine boş bazen..
Sarkaçın ucuna asılmış, bir o yana bir bu yana..
Midem bulanıyor!
Soruyorum, arıyorum, bulamıyorum..
Karıştırmam lazım bulmam için,
Uğraşmam, çabalamam.
Herkesin ki derli toplu,
Acısız tasasız,
Benimkisi ise tatsız.
Bu kadar yetse keşke..
Yeter mi dersin??
Yetmezler içerisinde en yetemeyecek olanı seçip doyamayalım hadi..
Oyalanmamıza izin bile veremeyecek kadar az olsun bu sefer, en azından, en kısasından.
Başka bir dudaktan dökülsede ismin her gördüğüm kağıda karalasam ismini ve bu da yetmese,
Hep az mı kalmalısın sanki?
Hep mi “birgün olacak”larla teselli olmalıyım en sefiller gibi.
Ve bir uğursuz isme, bir uğursuz gülüşe de dökülse onca gözyaşı
Ve bir sağanak gibi ıslatıp da gitsen,
Ahmakıslatan gibi veya
O ahmak hep ben olsam mesela
Yaptıklarım bozulsa düzeltmek için çabaladığımı ben bile farketmesem..
Öyle anlamsızlaşsa tüm değerler,
Salağa yatsam olmayan alkışları duymaya çalışırken,
Zaten alkışlanacak hiçbirşeyim de olmasa,
Bir kitabın önsözünü okuyup sıkılsam
Herzamanki anlamsız hikayedendir diyerek
Ama kaçırsam en iyi yerini
Herkesin tadına varıp benim hiç görmediğim şöleni izlesem
Gözlerim kapalı olsa
Hiç açılmadı ki zaten
Açılsa görebilrimiydi seni ?
Yoksa sen
Sen mi dönerdin önce geri
Bilemiyorum.
Bilmek istediklerim içinde en çok seni bilmeyi istiyorum.
Ve
En çok seni bilmemeyi..
Biliyorum..
26 Ocak 2011 Çarşamba
kilit

eski bir dostu kucaklamak gibi şimdi tekrar yazıyor olmak.
yazmadığım zaman içerisinde kendimi üşümüş gibi hissediyordum. hani soğuk kış gecesinde sıyrılıp da tshirtün belin açılır, kapamaya üşenecek kadar uykun vardır, tüm gece sabaha kadar öyle huzursuz uyursun.
yapmak isteyip de yapmaya gücünün olmaması.
yataktan sağdan sola dönmek bile üşütür ya. öyle birşey.
yazamamak, yazmak isteyip de ertelemek, yazacaklarının canını acıtmasından korkmak..
hepsi beraber şimdi sanki.
ısıtıyor şimdi beni burdaki kelimeler..
güzel...
sorgulanmaktan yorulduğum için sorgulanacak bir aralık bırakmıyorum, kitliyorum tüm odalarımı.
"ha evet yaşıyorum" yaşadığımı bilin yeter.
serzenişte bulunarak da açık vermiyorum hiç.
böylesi iyi
böylesi güzel.
gariptir değil mi, bazen geçmişteki anıları hatırlamak, hatırladığında hala o gün ki heyecanını, mutluluğunu ve mutsuzluğunu hissedebilmek.
anıların duygularla zincilenmesi.
aslında anıların, duygu çemberindeki küçücük görünmez bir nokta halini alması.
sonrasında emek vermenin haklı gururunu yaşamak. üzüntüsünü bir kenara bırakıp.
giden ve değişen hayatlara şahit olmak. "sen" ken, "kendini" gördüğünde "ben"i bulamamak.
kendimize inancımız mı yok ki bir başkasında arıyoruz kendimizi?
yada bir başkasında görmek içimizdekileri, o gördüklerimize sarılmak, kendimize mi sarılmak?..
sevmek denen şey bilinçsiz bir sahtekarlık gibi, ama yine de herşeye rağmen güzel
herşeye rağmen değer..
ve
garip...
25 Eylül 2010 Cumartesi
özel ama özensiz yazı

yazmak için sabırsızlandığımı hissettim az önce. ama ne yazmak istediğimi de hiç bilmiyorum aslında. kafamda kelebekler uçuşuyor sanki, düşüncelerin ömrü bir günlük. ölüyor yenisi doğuyor.
son zamnlarda biraz daha iyiyim. artık kendi kendimi iyileştirmeyi becerebiliyorum sanırım. birisi bana dur demeliydi herzaman durmak için ama artık ben önce duraksıyorum sonra da durmaya karar veriyorum.
iç kontrolümü de sonunda elime aldım. tüm duygularımda kendi tekelimde. eskiden başkasına göre, onun duygusuna, onun hareketine veya onların inanışlarına göre şekil almak zorunda hissediyordum hep kendimi.
kendime sürekli haksızlık yaptığımı düşünüyordum. kendim için haklı olmalıydım.
artık haklıyım.
bazı düşüncelerden sıyrılmak zaman alıyor gerçekten.
hastalıklı olmak dedikleri bu olsa gerek.
öyle hastaymışım ki ya öldürecekmişim kendimi yada bir başkasını.
bir cinnetin herşeyi halledebileceği gibi kısa kriz anlarını atlattım.
rüyalarımdan, güzel olanların cazibesinden sıyrılıp, kabusların iç çekişlerinden de kurtuldum
bir salak rüyanın tüm günümü mahvetmesini de istemiyordum.
istemek lazımmış gerçekten. çok derinden bir istek.
değişim....
herneyse..
sonuçta biraz daha iyiyim şu sıralar.
bu kendimle ilgili verebileceğim en mutlu haber.

ve sonra...
hayatıma giren çıkan insanlar toplulupu. geriye dönüp baktığımda her birine ayrı değerler, hayaller, olmasına inandığım güzellikler yükledim. gerçekten hepsi haketti mi bunları? hayır. hem de hiç haketmedi.
kızıyordum ama belki de olması gerekenler içinde basit ayrıntılardı hepsi.
bazıları dışında....
ama şimdi dönüp baktığımda, "o"na uzanan yolda beni yalnız bırakmayıp eşlik ettikleri için teşekkür edebilirim sadece.
öğrettikleri için.
"o" sizin için "o" benim içinse "ben" demek.
bedeni ruhu varlığı fikri herşeyi bana ait gibi, benden içimden bişi sanki.
bazen doğurduğum çocuğum gibi hissediyorum onu. bu da hastalıklı bişey sanırım.
gözlerine bakıp yanağına dokunduğumda o sevgiyi nasıl da hak ettiğine şaşırıyorum.
hak ettiği kadar iyi sevebiliyormuyım peki?
seviyorum..
kesinlikle buna inanıyorum.
2 sene önce bu günler..
çok güzel günlerdi.
yazmazsam yaşadıklarımı bir yerlere unutacağımdan korkuyorum bazen
ama sonra diyorum ki
"unutmam mümkün mü?"
ya da ben unutsam o unutur mu?
unutmaz..
2 seneyi devirdik.
her anı çok akılda kalıcıydı.
gizli saklı başladığımız, kuytu köşe buluştuğumuz günlerden bugüne gelebilmek hayret verici geliyor bazen.
tımarhaneden kaçtık sanki onunla.
üzerimizdeki tüm ağırlıkları bırakıp da yürüdük.
hafifledik.
yaşadığımız korkulardan sıyrldık, bir hayecanla başladık.
bir bakış ve olabilirlik hikayesiydi bizimkisi.
basit ve sıradan bir kaçamak gibi başladı.
ne ilginç di mi?
o zamanlar birbirimize destek olup bu günlere gelebildiğimiz için çok mutluyum.
benim cesaretim yokken elimden tutmayı başardığı için
ve o düştüğünde arkamı dönmeyip yine kucağımı açtığım için kendime teşekkür ediyorum.
verilebilecek tüm emekleri vermiş olmak, saf olabilmek, dürüst olabilmek.
olduğun gibi olabilmek adına birbirimize izin verdiğimiz için ve en kötü halinde seni ve sen en kötü halimde bile beni sevmekten vazgeçmediğin için teşekkür ederim.
her aşk sınavlardan geçer.
biz en büyüklerinden atlattık.
ama şimdi olduğumz yer...
seninleyim..
benimlesin.
hayatta sahnede çalan o güzel adamla 1 snlik göz buluşmasında aslında "saatler süren sohbetlerin özeti" gibi bir bakışla, ne demek istediğini anlayabilmek..
onun bana tüm hissettiğini bir göz bakışında anlatabilmesi.
ayrı, apayrı bir dili konuşmak onunla.
sadece ikimizin anladığı gibi.
kendimi gerçekten yalnız hissetmiyorum son zamanlarda.
belki de bazı şeylerin çok yeni farkına varabiliyorum..
henüz yeni iyileşiyorum.
bu iyi :))
25 Ağustos 2010 Çarşamba
embriyomuz-fasulye!

Gelelim fasulyenin faydalarına. Evet efendim fasulye. Hem de kurufasulye. Fasulyenin faydalarından bahsedip de “sen fasulyesin” diyerek oyun dışı edilmek çelişkisine. Gaz yapmasıyla ünlü fasülyeye ben buna kısaca yazı boyunca “fasul” dicem, neden sık sık faydalarından mevzu bahsi geçer önemli girizgahlar yapılırken gibi soruları irdeliycem.
Evet fasulye güzel bir besindir ama ben hiç sevmem, bir tek bizim Cerrahpaşa’nın ordaki kuru fasulcüyü seviyorum. Çok içli dışlı değilim, üzerine para verseler belki yerim. Kendisinin çeşit çeşit cinsi var. Seveni de sevmem o derece.
Küçükken sen fasulyedensin diyip yakartop oynarken, 5 taş oynarken veya saklambaç oynarken beni adamdan saymazlardı. Saklanırdım, ebe sobe yapardım, ı-ıh çekil fasul derlerdi.
Şimdi efendim her canlının embriyolojik gelişim aşamalarının başlarında, blastosistti, gastrulaydı falan derken böyle şirin mi şirin fasulyeye benzeyen bir embriyocuk oluşur. Bu insanda da köpekte de fil de de, ne biliyim orangutanda da böyledir. Memeli canlılarda bu aşamalar hemen hemen benzer işler. Memelerimizin olmasının bir sonucudur bu. Ha mesela yunus balığında da böyledir. Neyse örnekleri abartmaya gerek yok, anlaşıldı sonuçta.

Şimdi embriyo denen bu kendi halindeki saf ve şaşkın yaratık, küçüktür küçücüktür. Tek amacı büyümek ve gelişmektir. Kimse elleşmese ona çok iyi olacaktır. Yiyip içip yan gelip yatmaktır amacı, bol bol yeni hücreler, yeni damar ağları, taze nöronlar oluşturarak tek başına yaşayabilecek bir varlık olmaktır hedefi. İş böyle olunca ancak bir ölçüde kendisine faydası vardır, aslında faydasızdır, yesek karnımız doymaz, çöpe atsak yazık olur cinsten. Sanıyorum ki bu fasul benzetmesinin ana sebebi budur. Yani daha sen bir embriyosun defol git önce kendine faydan olsundur. Aslında biyolojik temelli aşağılamalar benzetmelerdir bunlar. Özümüzdeki ilim bilim sevdasının göstergesidir. Eski zamanlardaki kürtajcı teyzelerin ürünüdür belki de kimbilir.
“aa aaa şuncacığa da bak, aynı fasulye gibi hıh” demiştir. Öyle kalmıştır belki de.

İnsanlar olarak benzetecek bir şey bulamadığımızda doğaya, bitkilere, hayvanlara, nesnelere sararız genelikle. Bu da böyle bir şey.
“o kız tam bir yılan”
“ayısın oğlum sen”
“öküz”
Bunlar hayvanlara örneklerdi, besinlere örnek olarak da;
“kaşara bak”
“bir içim su”
“fıstık gibi karı” gibi
Bitkilerden
“evet benim sevgilim bir odun, hem de yontulmamış”
“aha, göte bak kabak gibi”
“bu çocuk tam bir ot, sürekli ders çalışıyor”
Tabiki nesneler de var bunlara ilaveten;
“ben saksı değilim”
“bidon gibi şişmiş”
“kültablası gibisin, iğrenç kokuyosun” şeklinde.
Biz tabiki insanlar olarak mükemmel yaratıklar olduğumuzdan, insanlar dışında evren de bulunan her türlü şeyi aşağılama malzemesi olarak kullanabiliriz. Süper yaratıklarız çünkü. Ağzına bile sışarız şu hayatın.
Fasulyeye bu kadar yersiz benzetme yaptıktan sonra hakkını da yememek için; “eee gelelim kurufasulyenin faydalarına” deriz. Hala diyen varmıdır bunu? Bilmem ki vardır belki.
Efendim, küçücüktür ufacıktır içi dolu turşucuktur ama çok faydalıdır çok, gaz yapar ama bağırsakları çalıştırdığından, florayı dengeler, içindeki protein çok değerlidir, omega yağ asitlerine diyecek yoktur, tok tutar, sıcak tutar diye devam edebiliriz.
Bence biz insan oğlu olarak , düşünen birer hayvan olarak çok sığ sularda geziyoruz. Hayal gücümüz ancak bu kadar. Yıllardır süren fasul geyiğinden de kurtulamamışız. Ne geçmiş elimize.
“hem de kurufasul seni, çık git”demişiz. Aşağılamaya gel. Sonra da gel sev şimdi, nasıl yersin fasul ha? Soruyorum.
“yok ben almıyım, gaz yapıyo da..” almazsın tabiki. Yıllarca en alasını almışsın zaten. Yemiş durmuşsun.
Kurusun sen, için kuru, götün kupkuru mantığıyla durmak yok yola devam demişiz.
Oysaki bu emrriyo denen yapının, çok zeki ve çok işe yarayan hücrecikleri vardır. Kök hücreler. Bu kök hücreleri alırsın beyne koyarsın beyin hücresi olur, alır kalbe koyarsın kalp hücresi olur, karaciğere koyarsın karaciğer olur. Bukalemun gibidir. Her yola gelir. Joker gibidir. Bu kadar mukaddes bir varlığı gidip de bir baklagile benzetmek şaşılacak şey doğrusu.

Klasik türk filmlerimizde çok mutlu bir çift vardı. Kız hamile olduğunu öğrneir hemen ultrasona gider, alır ultrason görüntüsünü sevgilisine gösterir. “bak aşkım, bu bizim fasulyemiz”
Sevinçle sarılırlar.
Hadi o fasülyeyi de adamdan saymayalım. Yokmuş gibi davranalım.
Olur mu olmaz.
Böyle “minicik, ufacık, minminnaş” diye de ekleriz. Bişey minik olunca çok acayip şirin olmak zorundaymış gibi. Yoo hiç de bile değil bana göre.
Ben yavru kedileri çok severim şüphesiz ama hep de içimden büyüyüp kocaman güzel bir kedi olduğunda nasıl görüneceğini düşünüp heyecanlanırdım.
Sevmem öyle minik şeyleri. Kocaman ellerim ve ayaklarım var diye de değil ha. Az buz da değil, benim bu ayaklar var ya, yakında oy kullancaklar o dereceler.
Tabiki hatunun çıtı pıtısı, kedişin minişi, burnun fındığı, göbeğin ayvası derken, böyle yeryüzündeki herşeyin ufalıp cebime giresi geliyor.
Nedir yani? Çözemedim ki? Çözen var mı?
Aslında çözdüm çözdüm de uzun hikaye.
Mesela erkeklerden bahsedelim, kadınlar yanında daha kısa daha minik olacak ki, rahat sahiplenebilsin, kolay koruyabilsin, fiziksel üstünlüğü olsun da egoları okşansın. Erkek olmanın vazifelerini yerine getirirken zorlanmasından. Kadın dövmeye kalmasın mesela kafası bozulursa.
Erkek gibi kadın diye dışlasınlar, homofobik tavırlar içine girsinler. Niye sevmiyosun erkek gibi kadını söyle bakayım yiğidim? Sevgili olmak mı zorundasın, erkeksi tavır neden seni bu kadar rahatsuz etti anlat bakalım?
İşin özü en erkek, en güçlü onlar olsunlar, geri kalan mümkünse minicik kalsın. Sorun değil.
Hepsi birer fasülye olabilir onların dışında.
Konu nerden nereye geldi. Vay anasını. Böyle şeyler söylemek istemem ben aslında. Ama dilim kurusun. Kuru fasülye olsun hatta.
Çok mu serzenişteyim bilemedim. Beni kimse minicik miniminnacık diye sevmedi. Hani minik olamadım büyüdükten sonra. Sadece çocukken fasul düm ben. Büyüyünce kimsenin fasulü olamadım, kimse bahsettmedi faydalarımdan.
Ama ben sevmem fasul söylemiştim. Beni seveni de sevmem ben.
Niye seviyo ki beni, sevecek adam mı kalmadı hayatta yani, hiçç !!
Neyse,
Mevzuyu fazla uzatmıyım burda kapıyım, zaten yine boka sarmış gibi.
Tekrar dönüp okumıycam.
Beğenmezseniz fasulyeden sayın.
Haaa ama
Kurufasulyeden.
23 Ağustos 2010 Pazartesi
kapı deliği

“Hissettirdiğin tüm güzelliklerin karşılığını verir gibi bir gülümseme” tam da aradığım buyken söylenmişti. Yoksa olabilirmiydi bir bu kadar güzel. Elbette olamazdı.
Doğru zaman, doğru yer ve doğru kişi üçlemesi çok doğru bişeydi. Bir tanesi eksik olsa çember tamamlanamıyordu , ucu açık bir düz çizgi oluyordu, firar ediyordu bişeyler hemen.
Herkes çok mu mutluydu yoksa? Yoksa kimse masaya dirseğini koyarken dirseği kayınca utanmazmıydı? Salak gibi hissetmezlermiydi?
Ya da; tam da yanından çok güzel bir kız veya çok yakışıklı bir erkek geçerken takılıp düşecek gibi olunca hızla uzaklaşmak istemezmiydi, beceriksizliğinden utanıp?
Ayran içerken bıyık olunca dudak üstünde, hamburgerin ketçapı çenesine bulaştığında, olmadık bir yerde olmadık bir yapınca işte ama insanca
Utanmazlarmıydı?
Bir tek ben mi çok gülerdim kendime ve takardım kafama? Bilemiyorum. Uzaktan görünen “karizmatik” görüntünün altındaki gerizekalıya ben mi gülüyoruım bir tek. Avusturalya ile Avusturyayı ömrümün sonuna kadar karıştırmak mı zorundayım mesela?
Utanmam var ama yok benim. Herşeyi itiraf etmeyi seviyorum. Çünkü zayıf yönlerimi bile söylemek bana heyacan veriyor, kendimi daha güçlü hissediyorum. Sayfalarca sürecek bir itirafname yazabilirim.
Biliyorum ki, hatta bilmek de eminim ki bu blogu gizlice okuyup benden nefret etmek için kendine malzemeler toplayan insanlar var. Aa gördün mü bak ben ondan daha şöyleyim böyleyim diye kendilerine motivasyon sağlayan tipler.tüm bu malzemeleri ben veriyorum size. Kendimi mükemmel, sıradışı, burnu kaf dağında bir tip gibi göstermiyorum.
Özellikle anlatıyorum. Bu malzemeleri ben yaratıyorum. Hoşuma gidiyor çünkü. Zevk alıyorum ve keşke demeseymişim dememek için dönüp okumuyorum bile yazdıklarımı.
Biliyorum ki, hayatta herşeyi kendi adıma daha yaşanılası, daha kolay, daha kavgasız ve daha düzgün yaşayabilme, bu duruma sokabilme yeteneğine sahipken bunu tercih etmiyorum. Çünkü kendimi karaktersiz hissedeceğimden korkuyorum.
İçimde belki çok pis bir yalancı var ve ben bu dürüst ve açık olma maskesiyle kendimi rahatlatıyorum.
Kendimle baş ediyorum. Baş edebiliyorum. Başkaları benle baş edemiyor olabilir. Edemiyorlar da. Hani zurnanın zırt dediği delikteyim ben. Okunmak, anlaşılmak, haklı olmanın derdinde değilim.
Herhangi bir şekilde, koşulda, kendimi engelleyip içimden gelmediği gibi davranırsam eve gelip ilk bulduğum iple kendimi tavana asabilirim.
Ve işte bu yüzden son günlerde pek de bişi umrumda değil. Umrumda değil çünkü kendim için buna ihtiyacım var. Mecburiyetten aramam gerekenleri de aramıyorum. Çıkmıyorum istemediğim telefonlara. Görüşmek istemiyorsam görüşmüyorum.
“durum”un öyle daha iyi mi yoksa daha kötü mü olacağıyla ilgilenmiyorum. İlgilendiğim tek şey çıldırmaya az kalmış kendimi dizginlemek.
Yaşamayan bilmez ama yaşasan da belki seninki benimkine benzemez. Ne bileyim buna benzer şeyler.
Anlamaya çalışma. Anla.
Anlamak için sana sayfalarca yazı. Maskemi fırlatıp atmış yazıyorum.
Oku. Gerçekten okursan anlarsın ancak. Gözün değdi diye tüm kelimelere anlayacağını sanma. Olmaz.
Kapı deliiğinden gizlice içeriye bakıp neler olup bittiğini anlamaya çalışan bir çocuk merakındasın. Neler olup bittiğini ve neden böyle olduğunu bilmek istiyorsun sadece.
“noldu?” diyorsun. Ama ben sana her seferinde “ne hissediyorsun?” diye soruyorum.
Hissettiklerin ve hissettirdiklerinle ilgileniyorum. Bu yüzden daha iyi tanıyorum seni. Sen bu yüzden ne yaparsan yap beceremiyorsun belki de.
Yada sen doğruları yaparken ben beceremiyorum. Duyulan aynı şey sanılıyor şöyle bir dinleyince, ama aslında tek bir notasıyla farklı belki de.
Ben sadece o tek notayı arıyorum sende. Bütün hissiyatı değiştirebilecek o tek notayı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


