4 Ekim 2011 Salı

boş



ne kadar boşmuşsun meğer,
içini dolduran şeyleri görünce anladım..
boş
ve
herkese
aynı..

1 Ekim 2011 Cumartesi

en çok seni bilmiyorum, biliyorum..





Yazamıyor olmak değildi mesele. Gereksiz ayrıntılara takılmak gibiydi daha çok.
Takılınca yıpranmak gibi.
Hiçbir şeye yıllarca takılıp yıpranmadınız mı?
Ya da saniyeler yetmedi mi?
Yolda yürürken dikenli bir tele, bir gül ağacına bluzun takılıp sevimsiz bir delik açılması gibi.
Olmaması gereken zamanda ve yerde yıpranmadınız mı?
Ummadığınız şekilde?
Herşey herzaman yolundamıydı sizde?
Söyleyin, herşey mi tıkırındaydı, hep mi uyumluydu?
Ben…
Tüm uyumun içindeki o huzursuz uyumsuzluk.
Oysa gülebiliyorduk eskiden, şehir efsaneleri anlatarak, düşünüyorduk düşünmeye kafa yormadan.
Şimdi bir gözyaşı ve bir avuç toprak kalmış- hey gidi Yaratan..
Farkındamısın sanki ben de alışıyorum tüm bunlara.
Acılardan bahsetmeye, gülmeyi mükafat saymaya..
Tüm bunlar yeterince öldürmemiş gibi;
Hacivatı olmayan Karagözler var, sıkıcı monologlar bunlar. Onlar anlattıkça sadece dinliyorum, oyunu kuralına göre oynamak isterim ama tam olarak da bilmiyorum.






Karman çorman olmuş çekmecemde aradığım şeyleri bir türlü bulamamak gibi geçiyor hayat,
Boşa geçen saatler..
İçi görünüyor hayatımın öylesine boş bazen..
Sarkaçın ucuna asılmış, bir o yana bir bu yana..
Midem bulanıyor!
Soruyorum, arıyorum, bulamıyorum..
Karıştırmam lazım bulmam için,
Uğraşmam, çabalamam.
Herkesin ki derli toplu,
Acısız tasasız,
Benimkisi ise tatsız.
Bu kadar yetse keşke..
Yeter mi dersin??
Yetmezler içerisinde en yetemeyecek olanı seçip doyamayalım hadi..
Oyalanmamıza izin bile veremeyecek kadar az olsun bu sefer, en azından, en kısasından.
Başka bir dudaktan dökülsede ismin her gördüğüm kağıda karalasam ismini ve bu da yetmese,
Hep az mı kalmalısın sanki?
Hep mi “birgün olacak”larla teselli olmalıyım en sefiller gibi.
Ve bir uğursuz isme, bir uğursuz gülüşe de dökülse onca gözyaşı
Ve bir sağanak gibi ıslatıp da gitsen,
Ahmakıslatan gibi veya
O ahmak hep ben olsam mesela
Yaptıklarım bozulsa düzeltmek için çabaladığımı ben bile farketmesem..
Öyle anlamsızlaşsa tüm değerler,
Salağa yatsam olmayan alkışları duymaya çalışırken,
Zaten alkışlanacak hiçbirşeyim de olmasa,
Bir kitabın önsözünü okuyup sıkılsam
Herzamanki anlamsız hikayedendir diyerek
Ama kaçırsam en iyi yerini
Herkesin tadına varıp benim hiç görmediğim şöleni izlesem
Gözlerim kapalı olsa
Hiç açılmadı ki zaten
Açılsa görebilrimiydi seni ?
Yoksa sen
Sen mi dönerdin önce geri
Bilemiyorum.
Bilmek istediklerim içinde en çok seni bilmeyi istiyorum.
Ve
En çok seni bilmemeyi..
Biliyorum..

26 Ocak 2011 Çarşamba

kilit


eski bir dostu kucaklamak gibi şimdi tekrar yazıyor olmak.
yazmadığım zaman içerisinde kendimi üşümüş gibi hissediyordum. hani soğuk kış gecesinde sıyrılıp da tshirtün belin açılır, kapamaya üşenecek kadar uykun vardır, tüm gece sabaha kadar öyle huzursuz uyursun.
yapmak isteyip de yapmaya gücünün olmaması.
yataktan sağdan sola dönmek bile üşütür ya. öyle birşey.

yazamamak, yazmak isteyip de ertelemek, yazacaklarının canını acıtmasından korkmak..
hepsi beraber şimdi sanki.

ısıtıyor şimdi beni burdaki kelimeler..

güzel...

sorgulanmaktan yorulduğum için sorgulanacak bir aralık bırakmıyorum, kitliyorum tüm odalarımı.
"ha evet yaşıyorum" yaşadığımı bilin yeter.
serzenişte bulunarak da açık vermiyorum hiç.

böylesi iyi
böylesi güzel.


gariptir değil mi, bazen geçmişteki anıları hatırlamak, hatırladığında hala o gün ki heyecanını, mutluluğunu ve mutsuzluğunu hissedebilmek.
anıların duygularla zincilenmesi.

aslında anıların, duygu çemberindeki küçücük görünmez bir nokta halini alması.

sonrasında emek vermenin haklı gururunu yaşamak. üzüntüsünü bir kenara bırakıp.

giden ve değişen hayatlara şahit olmak. "sen" ken, "kendini" gördüğünde "ben"i bulamamak.
kendimize inancımız mı yok ki bir başkasında arıyoruz kendimizi?
yada bir başkasında görmek içimizdekileri, o gördüklerimize sarılmak, kendimize mi sarılmak?..

sevmek denen şey bilinçsiz bir sahtekarlık gibi, ama yine de herşeye rağmen güzel
herşeye rağmen değer..

ve
garip...

25 Eylül 2010 Cumartesi

özel ama özensiz yazı


yazmak için sabırsızlandığımı hissettim az önce. ama ne yazmak istediğimi de hiç bilmiyorum aslında. kafamda kelebekler uçuşuyor sanki, düşüncelerin ömrü bir günlük. ölüyor yenisi doğuyor.

son zamnlarda biraz daha iyiyim. artık kendi kendimi iyileştirmeyi becerebiliyorum sanırım. birisi bana dur demeliydi herzaman durmak için ama artık ben önce duraksıyorum sonra da durmaya karar veriyorum.

iç kontrolümü de sonunda elime aldım. tüm duygularımda kendi tekelimde. eskiden başkasına göre, onun duygusuna, onun hareketine veya onların inanışlarına göre şekil almak zorunda hissediyordum hep kendimi.
kendime sürekli haksızlık yaptığımı düşünüyordum. kendim için haklı olmalıydım.
artık haklıyım.

bazı düşüncelerden sıyrılmak zaman alıyor gerçekten.
hastalıklı olmak dedikleri bu olsa gerek.

öyle hastaymışım ki ya öldürecekmişim kendimi yada bir başkasını.

bir cinnetin herşeyi halledebileceği gibi kısa kriz anlarını atlattım.

rüyalarımdan, güzel olanların cazibesinden sıyrılıp, kabusların iç çekişlerinden de kurtuldum
bir salak rüyanın tüm günümü mahvetmesini de istemiyordum.

istemek lazımmış gerçekten. çok derinden bir istek.
değişim....

herneyse..

sonuçta biraz daha iyiyim şu sıralar.

bu kendimle ilgili verebileceğim en mutlu haber.



ve sonra...

hayatıma giren çıkan insanlar toplulupu. geriye dönüp baktığımda her birine ayrı değerler, hayaller, olmasına inandığım güzellikler yükledim. gerçekten hepsi haketti mi bunları? hayır. hem de hiç haketmedi.
kızıyordum ama belki de olması gerekenler içinde basit ayrıntılardı hepsi.
bazıları dışında....

ama şimdi dönüp baktığımda, "o"na uzanan yolda beni yalnız bırakmayıp eşlik ettikleri için teşekkür edebilirim sadece.
öğrettikleri için.

"o" sizin için "o" benim içinse "ben" demek.
bedeni ruhu varlığı fikri herşeyi bana ait gibi, benden içimden bişi sanki.

bazen doğurduğum çocuğum gibi hissediyorum onu. bu da hastalıklı bişey sanırım.
gözlerine bakıp yanağına dokunduğumda o sevgiyi nasıl da hak ettiğine şaşırıyorum.
hak ettiği kadar iyi sevebiliyormuyım peki?

seviyorum..
kesinlikle buna inanıyorum.

2 sene önce bu günler..
çok güzel günlerdi.

yazmazsam yaşadıklarımı bir yerlere unutacağımdan korkuyorum bazen
ama sonra diyorum ki
"unutmam mümkün mü?"

ya da ben unutsam o unutur mu?

unutmaz..

2 seneyi devirdik.

her anı çok akılda kalıcıydı.

gizli saklı başladığımız, kuytu köşe buluştuğumuz günlerden bugüne gelebilmek hayret verici geliyor bazen.

tımarhaneden kaçtık sanki onunla.
üzerimizdeki tüm ağırlıkları bırakıp da yürüdük.
hafifledik.

yaşadığımız korkulardan sıyrldık, bir hayecanla başladık.

bir bakış ve olabilirlik hikayesiydi bizimkisi.

basit ve sıradan bir kaçamak gibi başladı.
ne ilginç di mi?

o zamanlar birbirimize destek olup bu günlere gelebildiğimiz için çok mutluyum.

benim cesaretim yokken elimden tutmayı başardığı için
ve o düştüğünde arkamı dönmeyip yine kucağımı açtığım için kendime teşekkür ediyorum.

verilebilecek tüm emekleri vermiş olmak, saf olabilmek, dürüst olabilmek.
olduğun gibi olabilmek adına birbirimize izin verdiğimiz için ve en kötü halinde seni ve sen en kötü halimde bile beni sevmekten vazgeçmediğin için teşekkür ederim.

her aşk sınavlardan geçer.
biz en büyüklerinden atlattık.
ama şimdi olduğumz yer...

seninleyim..
benimlesin.

hayatta sahnede çalan o güzel adamla 1 snlik göz buluşmasında aslında "saatler süren sohbetlerin özeti" gibi bir bakışla, ne demek istediğini anlayabilmek..
onun bana tüm hissettiğini bir göz bakışında anlatabilmesi.

ayrı, apayrı bir dili konuşmak onunla.
sadece ikimizin anladığı gibi.

kendimi gerçekten yalnız hissetmiyorum son zamanlarda.
belki de bazı şeylerin çok yeni farkına varabiliyorum..



henüz yeni iyileşiyorum.

bu iyi :))

25 Ağustos 2010 Çarşamba

embriyomuz-fasulye!


Gelelim fasulyenin faydalarına. Evet efendim fasulye. Hem de kurufasulye. Fasulyenin faydalarından bahsedip de “sen fasulyesin” diyerek oyun dışı edilmek çelişkisine. Gaz yapmasıyla ünlü fasülyeye ben buna kısaca yazı boyunca “fasul” dicem, neden sık sık faydalarından mevzu bahsi geçer önemli girizgahlar yapılırken gibi soruları irdeliycem.
Evet fasulye güzel bir besindir ama ben hiç sevmem, bir tek bizim Cerrahpaşa’nın ordaki kuru fasulcüyü seviyorum. Çok içli dışlı değilim, üzerine para verseler belki yerim. Kendisinin çeşit çeşit cinsi var. Seveni de sevmem o derece.
Küçükken sen fasulyedensin diyip yakartop oynarken, 5 taş oynarken veya saklambaç oynarken beni adamdan saymazlardı. Saklanırdım, ebe sobe yapardım, ı-ıh çekil fasul derlerdi.
Şimdi efendim her canlının embriyolojik gelişim aşamalarının başlarında, blastosistti, gastrulaydı falan derken böyle şirin mi şirin fasulyeye benzeyen bir embriyocuk oluşur. Bu insanda da köpekte de fil de de, ne biliyim orangutanda da böyledir. Memeli canlılarda bu aşamalar hemen hemen benzer işler. Memelerimizin olmasının bir sonucudur bu. Ha mesela yunus balığında da böyledir. Neyse örnekleri abartmaya gerek yok, anlaşıldı sonuçta.



Şimdi embriyo denen bu kendi halindeki saf ve şaşkın yaratık, küçüktür küçücüktür. Tek amacı büyümek ve gelişmektir. Kimse elleşmese ona çok iyi olacaktır. Yiyip içip yan gelip yatmaktır amacı, bol bol yeni hücreler, yeni damar ağları, taze nöronlar oluşturarak tek başına yaşayabilecek bir varlık olmaktır hedefi. İş böyle olunca ancak bir ölçüde kendisine faydası vardır, aslında faydasızdır, yesek karnımız doymaz, çöpe atsak yazık olur cinsten. Sanıyorum ki bu fasul benzetmesinin ana sebebi budur. Yani daha sen bir embriyosun defol git önce kendine faydan olsundur. Aslında biyolojik temelli aşağılamalar benzetmelerdir bunlar. Özümüzdeki ilim bilim sevdasının göstergesidir. Eski zamanlardaki kürtajcı teyzelerin ürünüdür belki de kimbilir.
“aa aaa şuncacığa da bak, aynı fasulye gibi hıh” demiştir. Öyle kalmıştır belki de.





İnsanlar olarak benzetecek bir şey bulamadığımızda doğaya, bitkilere, hayvanlara, nesnelere sararız genelikle. Bu da böyle bir şey.
“o kız tam bir yılan”
“ayısın oğlum sen”
“öküz”
Bunlar hayvanlara örneklerdi, besinlere örnek olarak da;
“kaşara bak”
“bir içim su”
“fıstık gibi karı” gibi
Bitkilerden
“evet benim sevgilim bir odun, hem de yontulmamış”
“aha, göte bak kabak gibi”
“bu çocuk tam bir ot, sürekli ders çalışıyor”
Tabiki nesneler de var bunlara ilaveten;
“ben saksı değilim”
“bidon gibi şişmiş”
“kültablası gibisin, iğrenç kokuyosun” şeklinde.
Biz tabiki insanlar olarak mükemmel yaratıklar olduğumuzdan, insanlar dışında evren de bulunan her türlü şeyi aşağılama malzemesi olarak kullanabiliriz. Süper yaratıklarız çünkü. Ağzına bile sışarız şu hayatın.
Fasulyeye bu kadar yersiz benzetme yaptıktan sonra hakkını da yememek için; “eee gelelim kurufasulyenin faydalarına” deriz. Hala diyen varmıdır bunu? Bilmem ki vardır belki.
Efendim, küçücüktür ufacıktır içi dolu turşucuktur ama çok faydalıdır çok, gaz yapar ama bağırsakları çalıştırdığından, florayı dengeler, içindeki protein çok değerlidir, omega yağ asitlerine diyecek yoktur, tok tutar, sıcak tutar diye devam edebiliriz.
Bence biz insan oğlu olarak , düşünen birer hayvan olarak çok sığ sularda geziyoruz. Hayal gücümüz ancak bu kadar. Yıllardır süren fasul geyiğinden de kurtulamamışız. Ne geçmiş elimize.
“hem de kurufasul seni, çık git”demişiz. Aşağılamaya gel. Sonra da gel sev şimdi, nasıl yersin fasul ha? Soruyorum.
“yok ben almıyım, gaz yapıyo da..” almazsın tabiki. Yıllarca en alasını almışsın zaten. Yemiş durmuşsun.
Kurusun sen, için kuru, götün kupkuru mantığıyla durmak yok yola devam demişiz.
Oysaki bu emrriyo denen yapının, çok zeki ve çok işe yarayan hücrecikleri vardır. Kök hücreler. Bu kök hücreleri alırsın beyne koyarsın beyin hücresi olur, alır kalbe koyarsın kalp hücresi olur, karaciğere koyarsın karaciğer olur. Bukalemun gibidir. Her yola gelir. Joker gibidir. Bu kadar mukaddes bir varlığı gidip de bir baklagile benzetmek şaşılacak şey doğrusu.



Klasik türk filmlerimizde çok mutlu bir çift vardı. Kız hamile olduğunu öğrneir hemen ultrasona gider, alır ultrason görüntüsünü sevgilisine gösterir. “bak aşkım, bu bizim fasulyemiz”

Sevinçle sarılırlar.
Hadi o fasülyeyi de adamdan saymayalım. Yokmuş gibi davranalım.
Olur mu olmaz.
Böyle “minicik, ufacık, minminnaş” diye de ekleriz. Bişey minik olunca çok acayip şirin olmak zorundaymış gibi. Yoo hiç de bile değil bana göre.
Ben yavru kedileri çok severim şüphesiz ama hep de içimden büyüyüp kocaman güzel bir kedi olduğunda nasıl görüneceğini düşünüp heyecanlanırdım.
Sevmem öyle minik şeyleri. Kocaman ellerim ve ayaklarım var diye de değil ha. Az buz da değil, benim bu ayaklar var ya, yakında oy kullancaklar o dereceler.
Tabiki hatunun çıtı pıtısı, kedişin minişi, burnun fındığı, göbeğin ayvası derken, böyle yeryüzündeki herşeyin ufalıp cebime giresi geliyor.
Nedir yani? Çözemedim ki? Çözen var mı?
Aslında çözdüm çözdüm de uzun hikaye.
Mesela erkeklerden bahsedelim, kadınlar yanında daha kısa daha minik olacak ki, rahat sahiplenebilsin, kolay koruyabilsin, fiziksel üstünlüğü olsun da egoları okşansın. Erkek olmanın vazifelerini yerine getirirken zorlanmasından. Kadın dövmeye kalmasın mesela kafası bozulursa.
Erkek gibi kadın diye dışlasınlar, homofobik tavırlar içine girsinler. Niye sevmiyosun erkek gibi kadını söyle bakayım yiğidim? Sevgili olmak mı zorundasın, erkeksi tavır neden seni bu kadar rahatsuz etti anlat bakalım?
İşin özü en erkek, en güçlü onlar olsunlar, geri kalan mümkünse minicik kalsın. Sorun değil.
Hepsi birer fasülye olabilir onların dışında.
Konu nerden nereye geldi. Vay anasını. Böyle şeyler söylemek istemem ben aslında. Ama dilim kurusun. Kuru fasülye olsun hatta.
Çok mu serzenişteyim bilemedim. Beni kimse minicik miniminnacık diye sevmedi. Hani minik olamadım büyüdükten sonra. Sadece çocukken fasul düm ben. Büyüyünce kimsenin fasulü olamadım, kimse bahsettmedi faydalarımdan.
Ama ben sevmem fasul söylemiştim. Beni seveni de sevmem ben.
Niye seviyo ki beni, sevecek adam mı kalmadı hayatta yani, hiçç !!

Neyse,
Mevzuyu fazla uzatmıyım burda kapıyım, zaten yine boka sarmış gibi.
Tekrar dönüp okumıycam.
Beğenmezseniz fasulyeden sayın.
Haaa ama
Kurufasulyeden.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

kapı deliği


“Hissettirdiğin tüm güzelliklerin karşılığını verir gibi bir gülümseme” tam da aradığım buyken söylenmişti. Yoksa olabilirmiydi bir bu kadar güzel. Elbette olamazdı.
Doğru zaman, doğru yer ve doğru kişi üçlemesi çok doğru bişeydi. Bir tanesi eksik olsa çember tamamlanamıyordu , ucu açık bir düz çizgi oluyordu, firar ediyordu bişeyler hemen.
Herkes çok mu mutluydu yoksa? Yoksa kimse masaya dirseğini koyarken dirseği kayınca utanmazmıydı? Salak gibi hissetmezlermiydi?
Ya da; tam da yanından çok güzel bir kız veya çok yakışıklı bir erkek geçerken takılıp düşecek gibi olunca hızla uzaklaşmak istemezmiydi, beceriksizliğinden utanıp?
Ayran içerken bıyık olunca dudak üstünde, hamburgerin ketçapı çenesine bulaştığında, olmadık bir yerde olmadık bir yapınca işte ama insanca
Utanmazlarmıydı?
Bir tek ben mi çok gülerdim kendime ve takardım kafama? Bilemiyorum. Uzaktan görünen “karizmatik” görüntünün altındaki gerizekalıya ben mi gülüyoruım bir tek. Avusturalya ile Avusturyayı ömrümün sonuna kadar karıştırmak mı zorundayım mesela?
Utanmam var ama yok benim. Herşeyi itiraf etmeyi seviyorum. Çünkü zayıf yönlerimi bile söylemek bana heyacan veriyor, kendimi daha güçlü hissediyorum. Sayfalarca sürecek bir itirafname yazabilirim.
Biliyorum ki, hatta bilmek de eminim ki bu blogu gizlice okuyup benden nefret etmek için kendine malzemeler toplayan insanlar var. Aa gördün mü bak ben ondan daha şöyleyim böyleyim diye kendilerine motivasyon sağlayan tipler.tüm bu malzemeleri ben veriyorum size. Kendimi mükemmel, sıradışı, burnu kaf dağında bir tip gibi göstermiyorum.
Özellikle anlatıyorum. Bu malzemeleri ben yaratıyorum. Hoşuma gidiyor çünkü. Zevk alıyorum ve keşke demeseymişim dememek için dönüp okumuyorum bile yazdıklarımı.
Biliyorum ki, hayatta herşeyi kendi adıma daha yaşanılası, daha kolay, daha kavgasız ve daha düzgün yaşayabilme, bu duruma sokabilme yeteneğine sahipken bunu tercih etmiyorum. Çünkü kendimi karaktersiz hissedeceğimden korkuyorum.
İçimde belki çok pis bir yalancı var ve ben bu dürüst ve açık olma maskesiyle kendimi rahatlatıyorum.
Kendimle baş ediyorum. Baş edebiliyorum. Başkaları benle baş edemiyor olabilir. Edemiyorlar da. Hani zurnanın zırt dediği delikteyim ben. Okunmak, anlaşılmak, haklı olmanın derdinde değilim.
Herhangi bir şekilde, koşulda, kendimi engelleyip içimden gelmediği gibi davranırsam eve gelip ilk bulduğum iple kendimi tavana asabilirim.
Ve işte bu yüzden son günlerde pek de bişi umrumda değil. Umrumda değil çünkü kendim için buna ihtiyacım var. Mecburiyetten aramam gerekenleri de aramıyorum. Çıkmıyorum istemediğim telefonlara. Görüşmek istemiyorsam görüşmüyorum.
“durum”un öyle daha iyi mi yoksa daha kötü mü olacağıyla ilgilenmiyorum. İlgilendiğim tek şey çıldırmaya az kalmış kendimi dizginlemek.
Yaşamayan bilmez ama yaşasan da belki seninki benimkine benzemez. Ne bileyim buna benzer şeyler.
Anlamaya çalışma. Anla.
Anlamak için sana sayfalarca yazı. Maskemi fırlatıp atmış yazıyorum.
Oku. Gerçekten okursan anlarsın ancak. Gözün değdi diye tüm kelimelere anlayacağını sanma. Olmaz.
Kapı deliiğinden gizlice içeriye bakıp neler olup bittiğini anlamaya çalışan bir çocuk merakındasın. Neler olup bittiğini ve neden böyle olduğunu bilmek istiyorsun sadece.
“noldu?” diyorsun. Ama ben sana her seferinde “ne hissediyorsun?” diye soruyorum.
Hissettiklerin ve hissettirdiklerinle ilgileniyorum. Bu yüzden daha iyi tanıyorum seni. Sen bu yüzden ne yaparsan yap beceremiyorsun belki de.
Yada sen doğruları yaparken ben beceremiyorum. Duyulan aynı şey sanılıyor şöyle bir dinleyince, ama aslında tek bir notasıyla farklı belki de.
Ben sadece o tek notayı arıyorum sende. Bütün hissiyatı değiştirebilecek o tek notayı.

21 Ağustos 2010 Cumartesi

ödlek

az önce arkadaşımla sohbet ederken yalnızlığı severmiyiz sevmezmiyiz muhabbetine geldik. ben sevmem ama severim gibi ortaya bir karışık sundum. o ısrarla çok sevdiğini söyledi.
kafası ve etrafı sürekli kalabalık tipler vardır, ben onlardan değilim aslında. haftanın ortalama 2 günü bir arkadaşım gelir odamı paylaşırım. genellikle yer yatağında yatarım öyle zamanlarda. çok severim insanların gelip gitmesini. onun dışında çok sosyal değilimdir. hayatım 3-5 kişiyle döner gider. okuldan ordan burdan birileri bişiler yapmak için çağırdığında ise itinayla reddeder, bir bahane uydurur, iş çıkarır gitmem. gidesim gelmez hiç
kendime bir koruma kalkanı çevirmişim. hayatım tıka basa dolu gibi. dışardan gelecek bir kişiye bile yer yok hayatımda. ukalaca bir şey değil bu. hani çok meşgul bir insan olduğumdan da değil. sevgimi ve ilgimi yöneltebileceğim başka birisine yetecek duygulardan yoksunum çünkü.

genellikle çok sevdiğim insanlar bile heyecanla bişiler anlatırken hep bir noktada ilgimi kaybeder ve dinliyormuş gibi yapmaya başlarım. o duygunun içine giremem. konudan uzaklaştıkça uzaklaşırım. ve işte o zamanlarda her zaman yaptığım gibi söylenene ve sorulana uymayan bir cevap veririm.

psikolojiyi hep çok sevmişimdir. bu konuda en yakın arkadaşlarımdan birisi olan bir psikolog arkadaşımın söylediğine göre çok yeteneğim varmış, algılarım çok güçlüymüş ve neredeyse önlisans derecesinde psikoloji bilgisine sahipmişim. sanırım işi kurtarmanın yolu bu. en basit ve güvenilir yolu.

ilgiyi bir noktaya kadar, yani mevzunun ana noktalarını çözene kadar dikkatle dinlemek. her konuda olduğu gibi teferruatlar gelir sonra. öyle dediydi şööle dediydi, ne edeceğimdi ne yapacağımdı. dıydı dıydı...
uzar gider. beyin hücrelerine yazık olur işte o noktadan sonra.

o esnada yalnızlığma seslenirim, şerefsiz gel şuraya kurtar beni diye.
ben yalnızlığı en çok kafam şiştiğinde severim.

dudaklara bakıp, ıssız adaya düşsen yanına alacağın 3 şeyi düşünmek insan psikolojisine daha faydalı olur o vakit.

ben sonuçta pasif bir dinleyiciyim. ve kısır bir yorumcu. öyle de olmam gerekir. fazlası mesleğe girer. ben zaten psikolog değilim.

sıçtığımın biyoloğuyum.

herneyse. gelelim yalnızlık mevzusuna.
benim yalnızlık anlayışım bir kestirme aralığıdır.
yalnız kalmak isteyerek uyur, 5 dk şekerleme yaparım ve uyandığımda yalnız kalmanın bana hiç mi hiç yaramayacağına kanaat getiririm.
hayallere dalarım iki dakkada.

acaba hiç yalnız kalamadığımdanmıdır nedir çok özeniyorum zaman zaman şöyle tek başıma alayım başımı gideyim anasının nikahına da rahatlıyım.
ama biliyorum batmaya başyacacak.

genellikle artislik yapıp çekip gittiğimde bile genellikle bir sahil kenarına giderim, ordan geçen insanlara bakarım.
kalabalığın içindeki yalnızlık geyiği gelir gösterir boynuzlarını, dur lan noluyo, sokcanmı napcan dön evine derim kendime.

hayatını odasında ve sıklıkla yatağının içinde geçiren bir kişi söylüyor bunları. kucağımda bilgisarayım (teşekkürler atz'm) kulağımda mp3 playerım (teşekkürler atz'm)
elimde kitabım (ve yine teşekkürler atz'm) ...
böyle çıkmamı gerektirecek bir durum olmaz.

mutlu olurum kendi kendime.
ama bilirim ki kafam bozulduğunda, içim sıkıldığında bana evini ve kucağını açacak çok güzel insanlar var hayatımda.

bu güvenceyi silip atamam yalnız kalmak istiyorum diyerek.
benim yalnızlığım 2 tren istasyonu mesafesi, 2 mesaj aralığı, 2 öpücük arası...

yalnız kalmaktan korkmayan varmıdır. herkes gençken bişeyleri ispat etmek uğruna, yalnız da ayağa kalkabilrim, tek başıma yaşayabilirim demek için denemelerde veya arzularda bulunmuştur.
belki ufak atarlarsa civcivler yiyebilir o ayrı mesele.
ama insan kendisini 70 yaşında tek başına bir evde kendisine su verecek birisi bile olmadan yaşadığını düşünse bunu istemez bence.
maalesef ki yalnızlıklar yalnızlıkları doğuruyor.
hayattan bir kere kopmaya başlayınca gerisi gerçekten geliyormuş.
ben şu sıralar buna benzer bir hayat içersindeyim.

kaybettiğim güvenimi tazelemek için insanlara ihtiyaç duyarken, acaba bir yerde yine beni incitiecek bişey çıkıp da daha beter olurmuyum korkusuyla tek başıma kalmayı tercih ediyorum.

eğer istediğimde etrafımdan uzaklaştıramıyorsam onları kovarak yapıyorum bunu.
kalp kırarak inciterek nefret ettirerek.

itiraf ediyorum.

bazen istediklerimiz olmayınca bazı eski yöntemlere başvurmak gerekebiliyor.
hepsini deniyorum teker teker.
çızık atıyorum kara tahtama.
olmadı yemedi diye.

şu sıralar en çok zevk alığım şey, fotoğraflara bakmak.
herhangi bir kelime yazıp google da görsellerden aramak. çok acayip heyecan duyuyorum nedense.
manyak gibi saatlerce bişeylere bakabilrim.
kimi zaman bir surat kimi zaman bir manzara veya eşya oluyor..

hayatımdaki tüm insanları ve sorumlulukları unutuyorum.
yalnız kalmanın mutluluğunu yaşıyoroum.
sıcak ekmek üzerine fıstık ezmesi sürme mutluluğu bu.

sevgilim bana "artissin sen, böyle bi havalısın" diyor.

oysa anlatamıyorum ki artislikten değil o.
amaçsız bir davranma şekli.
öyle davranırsam böyle şöyle sonuçları olur ne güzel koyayım tavrımı düşüncesi hiç değil.

çekip gidiyormuşum..

aslında durum mütemadiyen şöyle oluyor ki.
sinir anında uzaklaşmak yalnız kalmak iyi geliyor, çünkü yanında kalsam araya daha büyük mesafeler gidecek, şu çenemi tutamıycam, itinayla içine edicem..

yani artizzzz değilimdir.

hatta aksine sevdiğim ne varsa gün boyu cebimde taşıyıp, ara sıra kontrol etmek isterim ordalar mı diye.
bağlanma korkum var ama deli gibi bağlanıyorum. güven problemlerim var, güvenmek istiyorum ama güvenmememi haklı çıkartabilecek detayları görüyorum, belki de sadece onları görmek istiyorum.

terkedilme korkum var bir de. hayatıma şu güne kadar kim girdiyse işler boka sardı, dön baba döndü, don lastiği oldu uzadı, kabak tadı verdi.
o korku, yalnız kalma, sevilmeme, terkedilme korkusu öyle bir baskın ki ben böyle bir şey başıma gelmeden, gelme ihtimali bile olmasa, karşımdaki beni çok sevse mesela, hiç bir anlam ifade etmeyip, terk etmek istiyorum.
çünkü bu korkuyla baş edemiyorum.

sosyal fobik olma yolunda da emin adımlarda ilerliyorum tüm bunlar olurken bir yandan da öz hakiki borderline olmanın örüntüsünde örüldükçe örülüyorum.

ben çok yaşayayım ha.

ne korku dolu bir hayatım var.
ben neye isyan ediyorum ki utanmadan bir de.
gelip bana isyan edenler çok haklı.

neyse neyse..

arada bir inler cinler tepeme üşüşse de, sinirli saldırgan tavırlar sergilesem de, hepsi belkide insanları kırmamak için çok fazla şey biriktirmiş olmanın sonucu. o kadar çok yükleme oluyor ki, 1 damlada taşıp milleti afallatıyorum. büyük, küçük, genç, yaşlı, doktor, hoca eş dost demeden hönkürebiliyorum.

beni de seven böyle seviyor.
belkide sadece bunun için seviyorlar.
çünkü bilenler biliyor ki ben aslında onları kaybetmekten çok korktuğum için böyleyim.

ama utanmıyourm.
hayatta herkesin çeşitli korkuları var.
bize okulda adli davranış bilimlerinde öğretilen "kendini inek zanneden maço kurbağa" mevzusu var mesela.
ne kadar ezik ve eciş bücüş olduğunun farkında olmadan, aslında korkularına ve güvensizliklere kurban edilmiş ama bir taraftan da şişirilmiş egolarıyla etrafta gezinen psikopat tipler.


ben en azından böyle değilim.

alın size benden samimi itiraflar.
bikaç sene önce kendimle yüzleşemezdim.
tüm hayatımı ve hayallerimi içimdeki güvensizliğin ve korkuların yönettiğini söyleyemezdim.
yaptığım herşein haklı olduğunu savunurdum.

ben hep en iyisini yapardım da hayat boktan olurdu.
ne de güzel mazlum olurdum sıyrılırıdm.
oysaki insanım.
yapacak birşey yok.
bende kıskanıyorum, deliriyorum, korkuyorum.
çok aşık olduğumu bile söyleyemezdim.
söyleyebiliyorum.

gece it gibi korkudan yatağında titireyip de sabah insanlara mışıl mışıl uyudum demiyorum.

duygularımla yaşamak istiyorum.
zaten mantık denen şeyin ne boka yaradığını da anlamadım arkadaş.
ben o mereti kullanamıyorum.

sonuçta bunu okuyan beni tanımayan kişiler
siz şuan bu satırları yazan kişiyi daha iyi tanıyorsunuz.
ve ben kendimle gurur duyuyorum herzaman.

yani ben

yalnızlıktan korkan bir ödleğim.

bunu bilebiliyorum.

yaşasın!

20 Ağustos 2010 Cuma

KADIN

herşey sessizliğin bozulmasıyla başladı..

ilk sözcük dile düşmüştü bir kere.
ama sonra
sustu...
ve asla konuşmadı..
......................................



sabah uyandığında herşeyin bir kabus olduğunu anladığında derin bir nefes aldı. dünyanın bir diğer ucunda, kimsenin tanımadığı bir yerdeydi. bu muntazam sessizliği bozacak bir kapı gıcırtısı bile yoktu.insan böyle bir sessizlikte bir sivrisineğin vızıltısına bile ihtiyaç duyabilirdi. zaman durmuş gibiydi.
rüyalarında defalarca gördüğü yerdeydi artık. şu filmlerdeki bilinçli rüyalardan mı yaşıyordu yoksa?
hayır gerçekti, pencereyi açınca dalgaların sesini duyabildi en sonunda. dalgalar yengeçleri sahile vurmuştu. onlarda tekrar denize doğru gitmeye çalışıyordu. burdaki tek hareket buydu sanırım..

mutluydu. olmak istediği yerde ve olmak istediği andaydı sonunda.


kimsesizlikteydi.



bir insan yalnızlıktan bu kadar korkarken nasıl bile bile bunu seçebilir ki diye düşündü?
deli miydi?

yoksa yeni başlamıştı delirmeye?
belki de bunlar henüz hiç birşeydi...

hayatını insanları mutlu etmek için harcamıştı. ama başaramamıştı.
gemiyi ilk terkeden fareler gibi kaçıp kurtulmuştu.
şimdi uzaklarda olanların yasını da tutumuyordu.
huzurluydu. belki de huzur özgür olmaktı...




işte böyle bir anda ölmek istiyorum. bu anı tekrar yaşayamayacaksam şuracıkta ölmek istiyorum diyordu.

-seslerden, araba gürültüsünden, tartışmalar ve tehtidlerden, parasızlıktan, yalanlardan herşeyden ama herşeyden uzakta arınmak istiyorum...


hapishaneden çıkmış gibiydi, suçunu bilmeden harcadığı yılların karşılığı şimdi bu hapishanenin kapısından çıktığında karşısında duran yabancı dünyaydı.

bir yabancıyla konuşmak daha kolaydı hep.

orda durup ona bakan adama gitti.
tıpki hayalindeki gibi.

elini tuttu.
konuşmadı ve birlikte gittiler...



terkedilse de önemli değildi ki.
hiç bir terkediliş bu kadar memnun edemezdi bir insanı.
hiç bir ölüm böylesine cezbedici olamazdı.

gözleri hiç görmemiş bir adamın
bir körün gözündeki güzelliktim ben.
yoktum yani.
hiç olmamıştım olmayacaktım.
ben ancak onun hayalindekiydim. ötesi yoktu.

o ışığı arıyordu ama ışığın neye benzediğini bile bilmiyordu.
tıpkı benim gibi.

görmüyordu ama yolları iyi biliyordu.
gereksiz iltifatlara boğmayacaktı belki beni.
en güzeli de buydu.
küçüldükçe küçülmek zorunda kalmayacaktım.

o kördü ben de suçlu.
eşittik.

kör olmak onun suçu değildi
ve ben de
neden suçlu olduğumu bilmiyordum.

birlikte yürüdük.

tek oda bir eve geldik.
bana teşekkür etti.
yolda yürürken önüne çıkacak kaldırımları
durması gerektiği yeri
veya adımlarını hızlandırmasını söyledim.

görmeyenin gözleri olmak nasıl da güzeldi.


evine girdiğimde anladım aslında bütün güzelliklerin anlamsızlığını.

bir kör için güzellik rahatlıktı sadece.
benim yanımda rahat olduğu için onun en güzeli bendim.

yıllarca onun yanında kalmak için dua ettim.

o sadece teşekkür edip kapıyı kapattı...


dışarda kaldım...

sürgüne yollanmak böyle birşey olsa gerek.
tutsaklıkla cezalandırılmak.

ben kendi bedenime ve hayatıma mahkum olmuştum..
değeri olmayan bu bedeni satarak.
tüm geçmişimden kurtularak işte burdayım.

hayat bana borcunu hiç ödemedi. bu yüzden sattım kendimi.
değeri olmayan bu bedene dokunmaları incitmedi beni.

şimdi bu sessizlikte mutluyum.

bu otel odasında..
gözlerimi kapattığımda

yıllardır hayalini kurduğum yerdeyim..

dünyanın bir diğer ucunda, kimsenin tanımadığı bir yerdeyim..

yani
hiçbiryerde..





(bana tüm bu dünyayı vaad eden kendim adına..)

19 Ağustos 2010 Perşembe

kapı


.......

oysa bilmez ki her mutluluğa gizlice ismini fısıldadığımı,
çok güzel bir ana şahit olduğunda yalnız olduğun için üzülmek gibi,
ahh keşke sen de olsaydın...

kedinin önüne bir yumak atar gibi atardın mutluluğu önüme
ben koşa koşa gelirdim arkandan.

ağzım yüzüm tüy tüy olana dek ısırırdım mutluluğu
peşinden giderdim hep.

her kapının ardı ıssız bir asansör boşluğu
katlarca düşeceğim uğursuz rakamlarca yuvarlanarak..

oysa kitapta yazardı ki:
"sormazdın yüreğimde suçlumuyun diye, seni sevdiğimi bilirdim, bu da sana yeterdi" kendi özneme çevirince..
shakespeare anlatırdı o zaman ben susardım.


o konuştukça ben o olurdum
gözümün önünde yıllar aralanırdı..
bir kapı açardı bana
ne zaman ardına baksam uğursuz bir asansör boşluğu olurdun

düşerdim..

17 Ağustos 2010 Salı

eski solcular liboş oldu adamım, sen de değiş



hey gidi hayat!
işimiz var seninle, geniş ailedeki isyankar ergen gibiyim.
"yau arkadaş ya, isyan edesim geldi" modundayım.
herneyse.

hayatta söylenebilecek onca güzel söz varken, kurulabilecek sayısız güzel cümle, bu bana attığın kazığındır ki, ben hep en kötü kelimelerin kombinasyonlarına mahkum bırakılmışım.

sevgi sözcüklerinin karşısında, az önce 150 kiloluk bir adam tuvaletten çıkmış da ben de arkasından girmek zorunda kalmışım surat ifadesinde bakmışım.
bu tam bir mallık.
sorunları çözebilmek için konuşacak gücü değil de her seferinde aynı artislikle çekip gidebilecek cahil cesaretini vermişsin hediye olarak.

farkediyorum ki bir cümleyle başlayıp alakası olmayan başka bir şey anlatıyorum bazen.
ucunu kaçırıyorum sanki.
"ulan az önce ne diyordum ki ben" şaşkınlığıyla toparlamaya çalışıyourm mütemadiyen.

gün içinde 2 kavga edene 1 tanesi bedava promosyonuna kapılmışım. bedavacı zihniyet bu belki, beleşçi ruh halimden sıyrılamammışım.

extraları cazip gelmiş ne kadar pislik varsa, bulaşmış sanki.

"ama ben böyle değildim" serzenişi de bir yere kadar yiyecek.
değiş azıcık.
adam ol.
insan ol.

ben elmanın mayhoşunu seviyorum peki ya sen?
sen de mi öyle
hıhı evet mayhoş elma sevmeliyiz.

aaa anlaşıyomuyuz lan sanki azcık?
şaşırdım doğrusu...

du bakiim bi de yakından bakiim şöyle gözlerimi dibine kadar sokup
aaa seviyo hakkaten

beni mi seviyo???

yok yok seviyor da olamaz ki

kim sever beni?


ya abicim kurallar basit
seviyosa seviyodur
e sen sevmiyomusun?

salakmısın?
tabiki çok seviyorum! ama
ama
ama
onun sevgisi garibime gidiyo.

2 senedir terkedilmedin diye götün kalkmasın
suratına 2 tokatı yapıştırsaydı bak nasıl köpek olurdun.

evet evet haklısın
iyilikten maraz doğarmış

ben anladım seni dostum.
senin problemin kendinde.

napmalı ne etmeli hacuuu diye seslenseydin ya azcık şööle uzaktan permutasyonuna kurban olduğum

dostsan sen sarssaydın ya beni kendime geleyim diye modüler aritmetiğim.
tıktı tıkır işleyen zekana tüküreyim olmaz olsun senin gibi dost.

bak bak yine sinirlendi.
senin sorunun ne biliyomusun dostum
kendini nuhun gemisinin kaptanı sanıyorsun.
tüm nimetlerden faydalanasın ama
gizemli kalasın var.




çok ünlü olmak isteyip de selülitlerini magazincilerden saklamak istemiyorsun.
e o koca poponu görünce napıcaklar herşey yerle yeksan olmayacak mı?
flaş flaş şok şok haberlerde gösterilmeyecek mi popon ayrıntılarıyla?
eee

lahana turşusunu mu çok seviyrsun perhizdeyken.

senin tüm tezatlığına kulak çubuğu sokayım, beynine kadar karıştırıp ayalımmı pisliğini
istermisin?


istemem mi! hem de nasıl nasıl!

öncelikle şu saçmasapanşeyleri yazmayı bırakacaksın
"aa çok güzel fikir geldi" demiştin ya dün.
hani insan gibi bişi yazmaya başlamıştın gerisini getirecektin

istikrarlı olacaksın
tuttuğunu kopartacaksın ama her tuttuğunu değil
sonracığıma efendim

en büyük zevkin apaçi stayla fotoğraflarına bakıp facebooktan gülmeyeceksin.
daha karizmatik bir espri anlayışı oluşturacaksın kendine.
ismini kimsenin bilmediği adamları takip edeceksin
çok kişiyi tanıyacaksın.
sözlerini "şekerim" diyerek bitireceksin.

daha fazla mühendislik harikaları dev binaları izlemeyeceksin ve köpeklere fısıldayan adamı da.
olur olmadık yerde "aaaa adam var ya tvde köpekleri ne biçimde eğitiyo ha" muhabbetini bırakacaksın.

sen de herkes gibi sabah patatesli börek yemek yerine salatalık domates tercih edeceksin.

içki içeceksin. "ver bi kadeh daha eski içicilerden kim kaldı" diyeceksin.

sarhoş değilim muhabbeti yapacaksın hakkını vererek.

kendi kendini çektiğin facebook profil fotosu hazırlıycaksın acilen. bikinili, mini etekli, gezmeli tozmalı fotolar da ekliceksin hemen acilen.
herkes gibi olmanın formülü bu.





herkes gibi olmazsan dışlanırsın dostum.

her attığın adımda ikincisini, her söylediğin cümlede bir sonrakini düşüneceksin.
spontane yaşayamazsın ki
nereye kadar!

kurur yoksa bu değirmenin suyu, eşşeğin kulağına karpuz suyu kaçırmak zorunda kalırsın.

değişmen lazım dostum
acilen
hem de çok acil!

vitamini kabuğunda diye katur kutur yemeyeceksin şu hıyarları

insan olcaksın.

kendini en derinden eleştireceksin bir de

tıpkı sana yaptığım gibi şimdi.


aslında senin sorunun benim dostum.

senin sorunun benle
yani kendinle.

hadi azcık uyuyım
kalkınca devam ederiz.

"şekerim"