gurur duydum gerçekten!
ama öyle böyle değil, tüm gece yatıp içten içe gururlandım.
bilimadamlarına
hele ki kendisini böyle güzel savunan, tüm açık kapıları suratlarına çarpan, bilimsel ve gerçekler üzerinden konuşan bu güzel bilim adamlarına hayran oldum.
ben iddia ediyroum ki türkiye'de evrimi bir televizyon kanalında böyle anlaşılır ve gerçek anlatan başka adamlar olamazdı.
Ergi Deniz Özsoy ve Hasan Aydın tabiki bunlar
Ender helvacıoğlu'nun saldırgan tavırlarından hiç memnun kalmasam da
genel olarak programın çok başarılı gittiğini düşünüyorum.
bir biyolog bir genetikçi olarak, aslında bu güne kadar anladığımız kadarıyla evrimin, aslında öğrencilere gayet iyi bir şekilde anlatıldığını, bu güne değin bunu anlamamış olanların,bunun eğitim eksikliğinden değil içlerindeki "bilim korkusu" - dinden çıkma endişesi olduğu apaçıktır.
ama programda Ergi beyin de vurguladığı gibi, "okuyun, öğrenin" demesi tam da can alacı noktaydı.
Allah da böyle demedi mi? "oku"
okumadan ve bilmeden nasıl fikir yürüteceksin?
HAsan aydın'ın bir ilahiyatçı kimliğiyle programa dahil olması da, ve bu kadar yumuşak başlı ve mantıklı cevaplarıyla da din ve bilimin birbirine düşman olarak gösterilmesinin yanlışlığını ispatlamış olması mutluluk vericiydi.
aşağılamadan, suçlamadan ve samimiyetle..
Adnan hocacıların, Darwin teorisine şeytan işi yakıştırmaları, Babauna'nın ortadan kaybettiği türk halkının kanları, Masonluk saçmalığı, bir müritler ordusu bunu zaten anlamayacaktı, çünkü onlar da tabiki bu düşünceden ekmek yiyorlardı.
en kolay istismar edilen olgu olarak din ve inanç anlayışını, kendi "nedendir bilinmezlerine" göre alet etmeleri çok utanç verici açıkcası.
ara form bulana 10 trilyon vericem demek ne demek?
- peki siz o parayı nerden bulucaksınız ? sorusuna karşılık ise,
- siz merak etmeyin, ben bulurum diyen bir şaklaban ( sözde din adamı!!??)
ben merak eidyorum, bilimle alakası olmayan , hayal dünyalarında kaybolmuş bu adamlar kimlerin kuklası acaba?
bu ezbere sözleri kimler öğretmiş onlara?
en büyük endişem kendi fikirleri olmaması,
eğer kendi fikirleriyle zaten zararasız birer cahiller ordusu diyerek kestirip atabiliriz ama arkalarında duran başka güçler varsa, bu çarpıtmayı ve propogandayı tetikleyen başka kişiler varsa, Türkiye'nin geleceğinden korkar durumdayım.
ama dün yapılan gerçek anlamdaki "bilimsel" açıklamalarla, evrimi ve darwini anlamayanların gözlerinin açıldığına şahit olduk.
tüm yorumlar bu yöndeydi.
aslında biraz da kendi kazdıkları kuyuya düşmüş durumdalar.
ben adnan hocacıların ve etrafında dolaşan yandaşlarının biraz daha gözlerini açmalarını, biraz daha öğrenmelerini, herşeyden önce "oku"malarını öneriyorum.
bu kadar!
15 Ağustos 2009 Cumartesi
13 Ağustos 2009 Perşembe
bir aşkın uğrunda diz çökerken, ruhun dimdik ayakta kaldığı hikayeler var..
ben aşıkların gözlerindeki şeytanların savaştığı yerden geldim çok "az öncelerimden" birinde..
ve ben bilirim ki,
ölürken bir aşk
çığlık atmaz asla..
kabulleniş de değildir onunkisi..
saygıdır ve en çok da
affediştir kendini..
aşka sahip çıkamamamın suçluluğuyla
öldürürken sevgisini..
ve hiç bir ölüme bu kadar çok üzülemezken..
günlerin geceleri kovaladığı, hangi gün neye niçin ağladığımı bilmediğim
sayısız günlerim oldu.
günler çoğalıp haftalar, aylar ve yıllar oldu..
ne üzebilirdi ki başka?
ne acıtabilirdi başka beni söyle?
yüzlerce hikayeler geçti ellerimden
satırlarımda öfkelerim yolunu kaybetti de sonu unutuldu..
hep sonu olmayandı ya işte bu yüzden tüm hikayelerim..
bir daha başlama cesaretini de göstermezdim..
aynı çay bardağında 2 dudak izini taşımak..
aynı sigaraya değen yine o aynı 2 dudak..
aynı yastık, aynı yorgan..
aynı düş değil belki ama aynı yatak..
geçmişten fırlatılan bir ok, deldi geçti kalbimi şimdi..
özlem gibi de değil bu
ölüm gibi..
sanki kendi kısır döndüm gibi
aynı his oturdu az önce kalbime..
aynı o bilindik titreme...
bir iddia uğruna kendini öldürebilecek kadar kanıtlarım kendimi.
kayıtsızlığım beni çürütse de dayanırım biliyorum.
bu benim işte
ve lanet olsun
değişemiyorum!
ben aşıkların gözlerindeki şeytanların savaştığı yerden geldim çok "az öncelerimden" birinde..
ve ben bilirim ki,
ölürken bir aşk
çığlık atmaz asla..
kabulleniş de değildir onunkisi..
saygıdır ve en çok da
affediştir kendini..
aşka sahip çıkamamamın suçluluğuyla
öldürürken sevgisini..
ve hiç bir ölüme bu kadar çok üzülemezken..
günlerin geceleri kovaladığı, hangi gün neye niçin ağladığımı bilmediğim
sayısız günlerim oldu.
günler çoğalıp haftalar, aylar ve yıllar oldu..
ne üzebilirdi ki başka?
ne acıtabilirdi başka beni söyle?
yüzlerce hikayeler geçti ellerimden
satırlarımda öfkelerim yolunu kaybetti de sonu unutuldu..
hep sonu olmayandı ya işte bu yüzden tüm hikayelerim..
bir daha başlama cesaretini de göstermezdim..
aynı çay bardağında 2 dudak izini taşımak..
aynı sigaraya değen yine o aynı 2 dudak..
aynı yastık, aynı yorgan..
aynı düş değil belki ama aynı yatak..
geçmişten fırlatılan bir ok, deldi geçti kalbimi şimdi..
özlem gibi de değil bu
ölüm gibi..
sanki kendi kısır döndüm gibi
aynı his oturdu az önce kalbime..
aynı o bilindik titreme...
bir iddia uğruna kendini öldürebilecek kadar kanıtlarım kendimi.
kayıtsızlığım beni çürütse de dayanırım biliyorum.
bu benim işte
ve lanet olsun
değişemiyorum!
relax!

taş meclisi diye okuduğum bir kitapta, "frankie goes to hollywood" diye bir gruptan bahsediyordu. böyle bir grup var mı gerçekten yoksa bu da kitap gibi kurgu mu diye düşündüm, ama evet böyle birşey varmış!
oha dedim sadece dinlediğimde, kitabın yazarının seçimine hayranlık besledim
kanım ısındı
içim kıpırdadı
eminim dinleyenlerinde (eğer benim ruh halimdelerse) tüyleri diken diken olabilecek
gözbebekleri büyüyecek
avuçları terleyecek
ve eğer anlarlarsa anlatılanları
içlerinde garip bir sevişme istediği uyandığını farkedecek!
"Relax dont do it
When you want to go to it
Relax dont do it
When you want to come"
merak ettim diyenler için hemen solda player'da ilk şarkıdır kendisi efem..
özellikle
2:15-2:35 sn dikkat
offfffffffffff
içimdeki psikopat bile dans ediyor şuan!
o derece...
That bitch ain't a part of me

"fisher- too late"
bir gözyaşının merceğimdeki yansıması!
içimde anlamsız bir hüzün var,
ismi sanki terkediş ve ismi sanki veda
ismi sanki "hüzünlü orospu"
tıpki kitaptakiler gibi
hüzünlü orospular birer birer kapıyı çalıp da içeriye giren..
hani o kapıdaki terlikler hissi
yanyana duran
dışarda bekçi..
izinsiz sahipler
isimsiz aşklar
benden gizli
benden öte
benim içimdeki hüznü donuk fahişe
buz kesmiş sokak kadını
her kapının ardında
her çekmece de
her kağıtta ismi yazılı
"elvedasız" bir düşman
gitmeyi bekleyen
giderken tökezlemekten korkan.
huzursuzluk var bugün
içimde..
geçlerin en gecesinde
ve erkenlerin en üşüten sabahında
olduğu gibi
telleri olmayan bir gitar gibi
işlevsiz
kimsesiz
asılı duran "gezegenin boşluğunda"
kıyamet vaktine kadar
geçen saniyeler..
geçmek bilmeyen!
hüzün
ben
sen..
hepsi bende
bırak saklı kalsın..
"And I can’t walk on water"
9 Ağustos 2009 Pazar
vagina song
bir kongre günü, ben sıkılmış "the vagina song" u söylüyordum, nedense içimden de, burası trabzon kim ne anlar diye geçiriyordum, kongrenin anadilinin ingilizce olduğunu unutarak.
ve yine otelin balkonundan ayaklarımı sallayıp, intihar teşebbüscüsü kıvamındayken pek bir hoş olmuştu mırıldanmak..
akıp giden dereye doğru ve tüm şaşkın bakışlara rağmen:)
"Nothin could be finer
Than to be in a vagina
In the morning "
insanın erkek olası geliyor!!!
ve yine otelin balkonundan ayaklarımı sallayıp, intihar teşebbüscüsü kıvamındayken pek bir hoş olmuştu mırıldanmak..
akıp giden dereye doğru ve tüm şaşkın bakışlara rağmen:)
"Nothin could be finer
Than to be in a vagina
In the morning "
insanın erkek olası geliyor!!!
6 Ağustos 2009 Perşembe
yalnızlığı sevdiğimi zanederdim.
kendimi kandırıyormuşum.
aslında benimkisi yalnızlık da değil,
sanki koskoca bir sessizlik var etrafımda, beni anne kucağı gibi sarıp sarmalamış.
gece üşüyünce üstümü örten bir yalnızlık bu..
hani herkes yalnızlığını yanındaki yastığa bırakıp da uyurmuş ya, en klişeleşmiş haliyle aşkın tarifi gibi.
ama hayır, benim yok öyle bir yastığım..
olmasını çok arzuladığım ama, sanki gün geçtikçe uzaklaşan bir hayal gibi gelmeye başlayan.
dün çok güzeldi.
çocukları okul çıkışından almaya gittiğimizde, hala lisedeki yaramazlıklarımızı yapmaktan utanmayan çocuk ruhlu çiftler gibiydik.
durup durup ayağa kalkan ve gülümseyen bonus kafalı halini hayal ettim gece..
salonda uyumak istiyorum bikaç gündür.
televizyonun karşısında, kendi evim olduğunda yapacağım gibi.
silik silik hatıralar var aklımda hala..
zihnimde her dakika gülümseyen sen varsın.
bir an olsun mutsuz hatırlamıyorum seni.
şimdi de öylesin.
mutsuzluğunu saklamaya çalıştığında da beceremiyorsun zaten.
bu hoşuma gitti çok dün düşününce.
sanırım seni her zaman en iyi ve en komik hallerinle hatırlıycam
geçmişimdeki onca asık suratlı, dertleriyle beni boğanların içinde
bir tek sen varsın, arka sıradan bana bakıp da gülümseyen.
senin ilk gülümsemene aşık olmuştum zaten..
bak şimdi hatırladım..
kendimi kandırıyormuşum.
aslında benimkisi yalnızlık da değil,
sanki koskoca bir sessizlik var etrafımda, beni anne kucağı gibi sarıp sarmalamış.
gece üşüyünce üstümü örten bir yalnızlık bu..
hani herkes yalnızlığını yanındaki yastığa bırakıp da uyurmuş ya, en klişeleşmiş haliyle aşkın tarifi gibi.
ama hayır, benim yok öyle bir yastığım..
olmasını çok arzuladığım ama, sanki gün geçtikçe uzaklaşan bir hayal gibi gelmeye başlayan.
dün çok güzeldi.
çocukları okul çıkışından almaya gittiğimizde, hala lisedeki yaramazlıklarımızı yapmaktan utanmayan çocuk ruhlu çiftler gibiydik.
durup durup ayağa kalkan ve gülümseyen bonus kafalı halini hayal ettim gece..
salonda uyumak istiyorum bikaç gündür.
televizyonun karşısında, kendi evim olduğunda yapacağım gibi.
silik silik hatıralar var aklımda hala..
zihnimde her dakika gülümseyen sen varsın.
bir an olsun mutsuz hatırlamıyorum seni.
şimdi de öylesin.
mutsuzluğunu saklamaya çalıştığında da beceremiyorsun zaten.
bu hoşuma gitti çok dün düşününce.
sanırım seni her zaman en iyi ve en komik hallerinle hatırlıycam
geçmişimdeki onca asık suratlı, dertleriyle beni boğanların içinde
bir tek sen varsın, arka sıradan bana bakıp da gülümseyen.
senin ilk gülümsemene aşık olmuştum zaten..
bak şimdi hatırladım..
31 Temmuz 2009 Cuma
öyle de olmaz böyle de

alın size medya maymunu
bitti de kurtuldum demek olmuyor, ama benim içimden hiçbişey yapmak da gelmiyor..
ünlü ressamların, şairlerin, yazarların, müzisyenlerin hayatlarını okuyup durdum bi kaç gündür.
başarının sırrını anlamaya çalışıyorum, öyle bir sır varsa eğer,
önce yetenek..
sonra çalışmak, çalışmak ve çalışmak.
ve şans.
ama bu şans evrensel anlamdaki şans değil bizim ülkemizde maalesef.
şans= iktidarda tanıdığın var mı? zengin bir kankan var mı? ortamlara girip çıkacak kadar paran var mı? çok yakışıklı veya çok güzelmisin? popüler kültürün kıçını silip durduğu bir mendil olabilme arsızlığındamısın? onun ekmeğinden çalıp, bunun çorbasına kaşığını daldıracak kadar yüzsüzmüsün?
gibi gibi..
çok da insafsız gelebilir ama maalesef böyle..
herkes ekmeğinin derdinde, iyi kötü ayrımı yapacak kadar da zeki bir toplum değiliz maalesef.
şu çok zeki olduğuna inanıp da talkshowlarını izlediğimiz, radyo programlarını dinlediğimiz, kaseti çıksa koşa koşa aldığımız, filmi çıksa ilk günden izlemek için kuyruklara girdiğimiz en güzel tabirle "medya maymunlarının" iki dudak arasındayız.
biz onlara maymun derken bi bakmışız maymunun dik alası oluvermişiz.
gündelik dertlerden muzdarip, rüzgar esti götü göründü, ama biz götünü çekerken bi baktık ki selülitleri de varmış vah vah haberciliğinden uzaklaşamadık.
bir şarkı çıktığında, "sözleri ne güzel" dendi, müziği kenara atıldı,
bunu bilen mallar, çıkıtıklı mıkıtıklı şarkı yapıp sürdüler piyasaya, çöplükten öteye gidemeyen koskoca bir servet döküldü belki de.
sonra dendi ki, ay müzikler de basitleşti,
iyileri çıktı, o zaman da anlamadılar. ZATEN ANLAYAMAZLARDI DA..
aslında kızmamak da lazım, bir avuç insandı zaten iyi dediklerimiz.
onları anlamaya da beyin gerekirdi, en büyük eksiğimiz.
kullanılmayan beyin gelişemez, biz bu yüzden bu haldeyiz.
ne gerek var abicim? gavurlar yapıyo deil mi?
getirin ne varsa taklit edelim.
COPY PASTE DEN ALIŞIĞIZ NE DE OLSA..
o gavur dediğiniz adamlar yapıyo, hem de en afilisini.
biz de burda hayat kurucaz da, mutlu olucaz da mutlu edicez de..
bugün ki konuşmadan muzdarip, düşündüm bu konuyu..
yaklaştığımız nokta, her geçen gün insanlıktan çıkmaya başladığmız nokta.
tabi ki armut piş ağzıma düş derdinde değiliz, neyse hakkı veririz,
çilesini de çekmeye sefasını da sürmeye hazırız.
ama peki tüm bu yapılanların taktiri nerde?
ibadeti müzik olan onca iyi adama yazık bu memlekette, harcanıp gidiyorlar.
olmadı çeker giderim burdan
ya da o çeker gider ve ben de peşinden giderim..
farketmez.
bu işin daha ilmi kısmı var, bu işlerin araştırması var, teknolojisi var.
ama devrim arabalarında da söylendiği gibi.
"bu memlekette hiç bir başarı cezasız kalmaz"
dememişlermiydi abilerimiz..
biz hala neyin derdindeyiz..
hiç bir şeyin..
sadece KENDİMİZİN..
başarının sırrını anlamaya çalışıyorum, öyle bir sır varsa eğer,
önce yetenek..
sonra çalışmak, çalışmak ve çalışmak.
ve şans.
ama bu şans evrensel anlamdaki şans değil bizim ülkemizde maalesef.
şans= iktidarda tanıdığın var mı? zengin bir kankan var mı? ortamlara girip çıkacak kadar paran var mı? çok yakışıklı veya çok güzelmisin? popüler kültürün kıçını silip durduğu bir mendil olabilme arsızlığındamısın? onun ekmeğinden çalıp, bunun çorbasına kaşığını daldıracak kadar yüzsüzmüsün?
gibi gibi..
çok da insafsız gelebilir ama maalesef böyle..
herkes ekmeğinin derdinde, iyi kötü ayrımı yapacak kadar da zeki bir toplum değiliz maalesef.
şu çok zeki olduğuna inanıp da talkshowlarını izlediğimiz, radyo programlarını dinlediğimiz, kaseti çıksa koşa koşa aldığımız, filmi çıksa ilk günden izlemek için kuyruklara girdiğimiz en güzel tabirle "medya maymunlarının" iki dudak arasındayız.
biz onlara maymun derken bi bakmışız maymunun dik alası oluvermişiz.
gündelik dertlerden muzdarip, rüzgar esti götü göründü, ama biz götünü çekerken bi baktık ki selülitleri de varmış vah vah haberciliğinden uzaklaşamadık.
bir şarkı çıktığında, "sözleri ne güzel" dendi, müziği kenara atıldı,
bunu bilen mallar, çıkıtıklı mıkıtıklı şarkı yapıp sürdüler piyasaya, çöplükten öteye gidemeyen koskoca bir servet döküldü belki de.
sonra dendi ki, ay müzikler de basitleşti,
iyileri çıktı, o zaman da anlamadılar. ZATEN ANLAYAMAZLARDI DA..
aslında kızmamak da lazım, bir avuç insandı zaten iyi dediklerimiz.
onları anlamaya da beyin gerekirdi, en büyük eksiğimiz.
kullanılmayan beyin gelişemez, biz bu yüzden bu haldeyiz.
ne gerek var abicim? gavurlar yapıyo deil mi?
getirin ne varsa taklit edelim.
COPY PASTE DEN ALIŞIĞIZ NE DE OLSA..
o gavur dediğiniz adamlar yapıyo, hem de en afilisini.
biz de burda hayat kurucaz da, mutlu olucaz da mutlu edicez de..
bugün ki konuşmadan muzdarip, düşündüm bu konuyu..
yaklaştığımız nokta, her geçen gün insanlıktan çıkmaya başladığmız nokta.
tabi ki armut piş ağzıma düş derdinde değiliz, neyse hakkı veririz,
çilesini de çekmeye sefasını da sürmeye hazırız.
ama peki tüm bu yapılanların taktiri nerde?
ibadeti müzik olan onca iyi adama yazık bu memlekette, harcanıp gidiyorlar.
olmadı çeker giderim burdan
ya da o çeker gider ve ben de peşinden giderim..
farketmez.
bu işin daha ilmi kısmı var, bu işlerin araştırması var, teknolojisi var.
ama devrim arabalarında da söylendiği gibi.
"bu memlekette hiç bir başarı cezasız kalmaz"
dememişlermiydi abilerimiz..
biz hala neyin derdindeyiz..
hiç bir şeyin..
sadece KENDİMİZİN..
29 Temmuz 2009 Çarşamba
"fast as you can, baby run-free yourself of meFast as you can!
Ayrıca Fiona Apple ablamızdan yine "criminal!"
"I've been a bad bad girl,
I've been careless with a delicate man.
And its a sad sad world,
When a girl can break a boy
Just because she can."
başa sar dinle, geri sar dinle, bi yere takıl hep orasını dinle, sıkıl, bırak, ama vazgeçeme..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
